Cinler Ordusu
Kerbela da Niçin Savaşa Girmedi?
Hazret-i
Hüseyn (ra) Kerbelâda, evlâd ve eshâbı şehâdet şerbetini içip, yalnız
kaldıkdan
sonra, Zeynel'âbidîn hazretlerini huzûr-ı şerîflerine çağırdı.
Dedesinden
ve babasından vedî'a bırakılan emânetleri ona verdi. Hazret-i Fâtımanın
(ra) Mushaf-ı şerîfini ve kimseye nasîb olmıyan
ilmleri
ona teslîm etdi. Kendisini Vâcib-ül vücûd hazretlerinin hükmüne
bırakdı.
Emânetleri
teslîm etdikden sonra, Cennet ziyâfetine gideceğini anlayıp,
karâr kılıp, dostlar düğününe giderken süslenmek âdetdir, deyip,
saçlarının
ve yüzünün tozlarını giderip, kıymetli kumaşdan yeni elbiselerini
giydi.
Resûlullah (sav) hazretlerinin sarığının
sargılarını yeniledi. Şehîdlerin seyyidi hazret-i Hamzanın (ra)
kalkanını omuzuna alıp, Alî Mürtedâ (ra)
hazretlerinin Zülfikârını kuşandı. Resûl-i ekrem hazretlerinin
Zül-cenâh
ismli burak gibi giden atına bindi. Mubârek eline ejderhâ gibi bir
mızrak
alıp, zînetlerini temâmlıyarak, ehl-i beytine vedâ
edip,
meâl-i şerîfi (Seni, Allahü teâlânın görmesi kâfidir) olan âyet-i
kerîmeyi
yâd edip, harb meydânına girdi. Yezîdin askerleri hazret-i Hüseynin
üzerine
hücûm edip, ok yağmuruna tutdular. Hazret-i İmâm bu hâli görüp, hamle
etmek
üzere iken, bir toz bulutu hâsıl olup, her taraf karanlık oldu. Bu
hâlde
iken, acâib kılıklı, heybetli bir şahs göründü. Başı merkep başı gibi
idi.
Ayakları aslana benzerdi. Hazret-i Sultân-ı Kerbelânın hizmeti ile
müşerref
olup,
-Ceddine, babana, selâm olsun, deyip, hazret-i Hüseynin bindiği
atın
tırnağını öpdü.
Hazret-i Hüseyn de onun selâmına cevâb verip, dedi ki:
-Ey bahtlı kimse. Sen kimsin. Bu tenhâ yerde garîb olarak ne yaparsın.
Dedi
ki:
-Yâ Resûlallahın torunu! Bu diyârda bulunan cinnîlerin efendisiyim.
Bana (Za'fer) cin derler. Temiz ceddinin şerefli zemânında müslimân
olmuşdum.
Azîz babanın âzâdlısıyım. Senin kemter kölenim. Efendimsin, efendim
oğlu
efendimsin. Geldim ki, hizmetinde bulunayım. İzn veresin ki, sana sitem
edenlere amellerinin netîcesini, onlara göstereyim.
Hazret-i Hüseyn
(ra) ona buyurdu ki,
-Benim babam ne zemân senin ile bulunmuşdur.
Za'fer dedi ki;
-Müslimân oldukdan sonra, kâfir cinnîler ile harb
ederken,
gâlib geldiler. Beni askerim ile berâber helâk edecekleri sırada
çâresiz
kalıp, kimseden de yardım ihtimâli kalmamış idi. Zarûrî olarak, yüzümü
yerlere sürüp, Rabbimin dergâhına münâcat edip ve ceddin Muhammed
Mustafâyı (sav) şefâ'atcı yapıp, dedim
ki; Yâ Rabbî!
Bu kadar mü'min ve muvahhid kullarını müşriklere kırdırır mısın diye
ağlayıp,
sızladım. Hâtıfdan bir nidâ geldi ki, Resûlullah (sav) hazretlerinin
Eshâbından birisi Basrâ şehrine gitmişdir. Onu
çağır dedi. Ben de kim olduğunu bilmiyordum. Hemen sesli olarak üç
kerre
çağırdım: Ey Resûlullahın sahâbesi, Allahü teâlânın izni ile gel dedim.
O hâl içinde gördüm ki, bir şânı yüksek Sultân zuhûr edip, yetişdi. Hiç
fırsat vermeyip, kâfir cinnîleri kırıp, helâk etdi. Ben âcizi onların
ellerinden
kurtardı. Sonra yanına varıp, mubârek ayaklarına yüzümü sürüp, dedim
ki,
Sultânım, sen kimsin! Buyurdu ki, Resûlullah (sav) hazretlerinin
eshâbından Alî bin Ebî Tâlibim. Ondan sonra yine
se'âdetle ve devletle Basrâ şehrine vardılar.